Vatan / Selahattin Duman Yazı yazmanın can sıktığı günlerdeyiz
Özellikle de benim için..
Köşemin ruhuna ters, gazete kâğıdı üzerindeki varlık sebebime ters günlerdeyiz..
Elazığ’daki uyduruk deprem bile onca cana mal oldu.. Yazayım mı yazmayayım mı? Kızayım mı kızmayayım mı? Ne yapacağımı bilemiyorum.. Kafamda o yüzden şedit fikirler var..
Türkiye’nin gündemine bakarsan benim hiç yazı yazmamam lazım..
Ahali, eğlendirecek yazı bekliyor.. Biri okusun, öbürü çekirdek çitleyerek kafa sallasın..
Beklenti iyi de gündem ona uyuyor mu bakalım?
Bir gün grizu patlar, fakir fukara takımı ekmek peşinde didinirken toprağın altında kalır.. Mayın patlar, uçak düşer..
Öbür gün hareket-i arz olur, binalar çöker..
Elazığ’daki gibi..
Yukarıdaki “Hareket-i arz” lafı şimdi Mudo’nun kafasını karıştıracak.. “Deprem” denen belânın lisan-i Osmanideki adı..
Mudo demişken, ona da bir notum var..
Müşterin olmak isteyen 98 kiloluk Özcan Bey özüme mektup yazmış..
Mealen “Madem Mudo sizin kankanız, söyleyin de geniş beden pantolon satsın.. Biz de Mudo pantolon giyme şerefine erişelim..” diyor..
Mudo ile uğraşılmaz.. Biz en iyisi ana fikre dönelim..
***
Hayatımızda belâ eksik değil.. Hele milletin canını acıtan cinsten oldu mu köşede sırıtan fotoğrafın altında hercai dolanmak hiç kolay değil..
Şahsıma bırakılan “köşe yazısı tahsis bölgesini” yazı işlerine terk etmek bu sebeptendir..
Aytekin Hoca’m cep telefonundan aradı.. “Patron yazacak mısın?”
Akil adam böyle soruya nasıl bir cevap beklendiğini bilir.. “Yazacak yerlerim bunalıyor..” dedim.. Kendime “ağırlaştırılmış yayın günü” izni verdim..
Umut geçecek yirmi dört saatte.. Gün devrilecek, acılar nispeten hafifleyecek; biz de hafiften, kenardan kendi gündemimizi tutturup yazacağız..
BU NASIL İŞTİR?
Televizyondan, radyodan, parti kürsüsünden.. Ellerine nereden mikrofon geçirirlerse bağıranlar yine bağırıp dursunlar.. Medya tespitini doğru yapmış..
“Altılık deprem geldi, sekizlik vurdu..”
“Altının altında kaldık..”
“Ya Şili’yi vuran şiddette deprem bizi de vursaydı?”
Gözlem de doğrudur, benzetmeler de.. Her sıkışık durumda torbadan çıkardığımız “tıkma akıl” bizi yedi adım götürüp, orada duruyor..
Hükümet adamlarının 1999 depreminden sonra akıllarına gelen ilk çare “Deprem sigortası” oldu..
Bu tıkma akıl sayesinde kimse evini damını sigorta etmeden satamıyor..
Peki sigortanın amacı ne?
Başına kötüsü geldiğinde zararını karşılamak.. Evin mi yıkıldı? Sigortacılar gelecek, geçmiş olsun deyip zararını tespit edecek.. Eline yeni ev yapmaya yetecek parayı sayacak..
Nah sayacak!
“Sigorta vergisini” tahsil eden de ödeyen de biliyor ki kötüsü başımıza geldiğinde, temsil İstanbul’un onda biri yıkıldığında kimse o zararı karşılayamaz..
Hangi sigorta şirketi ödeyecek parayı?
Eeee? O zaman bunun adı ne? Vergi.. Vergi de değil, ceza.. Türkiye’de yaşamanın, vatandaş olmanın cezası.. Bir nevi kader..
O sigortayı ben icat etseydim, milletten de “Evin yıkıldığında yenisini yapacaksın..” diye para toplasaydım, Türk Ceza Kanunu’nun dolandırıcılık fiillerine dair maddeleri uyarınca hapis yatıyordum..
Siyasetçi oldun mu yanına kâr kalıyor, ne güzel!
***
Kabahat “kerpicin” oldu..
Anadolu’da dokuz yüz senedir meskûn yaşıyoruz.. Evlerin yüzde sekseni de kerpiçti..
Altımızda yer sallandı, üstümüze nice damlar çöktü, bugünlere geldik..
Osmanlı sefildi, perişandı hani.. Onca sarsıntıdan, yerin şiddetinden ayakta kalanlara bakıyoruz.. Tamamı Osmanlı’dan kalma yapı..
Adapazarı, Gölcük, Erzincan.. Tepemize çökenler hep cumhuriyet yapıları.. Bunun da bir hikmeti olmalı..
Elimin altında “Tarihi hastaneler” başlığı ile hazırlanmış bir albüm var.. Osmanlı döneminde yapılan ilk sivil hastaneleri anlatıyor..
NASIL OLUYOR?
Yirmi üç sivil hastane.. Birini Sultan Aziz yaptırmış, diğerlerini Sultan Hamid- i Sani..
Yirmi üçü de üzerinden yüz sene geçmesine rağmen taş gibi ayakta.. Üstelik estetik açıdan çok güzel yapılar..
Anadolu’dan balkanlara gidin.. Osmanlı’nın geçtiği yerdeki şehir merkezlerinin tamamında bir saat kulesi vardır..
Hepsini Sultan Abdülhamid yaptırmış.. Osmanlı’nın Avrupa ile sıkı fıkı olmasından sonra alaturka saat ile alafranga saat arasındaki farkı gidermek için..
İzmir’in Konak Meydanı’ndaki saat de onca depreme rağmen yerinde duruyor, Manastır’ın türküde söylendiği gibi ortasında duran havuza yakın saat kulesi de..
Onlar da yerli yerinde.. Koca Sinan’ın beş yüz yıl önce diktiği binalar, yaptığı camiler, köprüler de yerli yerinde..
Bunları da mı görmüyor gözlerimiz?
Konut meselesine hâlâ “tek parti propagandası” nın etkisiyle bakıyoruz ki cümlesinin temeli “Osmanlı perişandı, cumhuriyet olmasaydı..” tezine dayanır..
O kadar da değildi abiler.. Aha cumhuriyetin yapıları da ortada..
Bir cumhuriyetin diktiği “çay kutusundan esinlenme” devlet hastaneleri adı altındaki çirkin binalara bakın..
Bir de Abdülhamid devrinde yapılan birbirinden güzel, şık hastane binalarına..
***
Hele hele hükümet adamlarının idaresindeki kuruluşların “tek tip bina projeleri..”
Birbirinden iğrenç, birbirinden sefil binalar.. Adam hayır sahibi.. İlkokul yapacak.. Eline hazır proje veriliyor.. “Böyle yapılsın..” deniliyor..
Bir de garip badanaları var.. “Yeşil bağla ala karşı, yakışmazsa öldür beni..” tarzında..
Doğada mevcut olmayan renkleri bulup, sıva üzerine yaymak bizim marifetimiz.. Artık depremden korkmuyorum.. Belki hayırlara bile vesile olur..
İnsana zarar vermeyen türden bir belâ gelse, bütün bu çirkinlikleri silip süpürse oturduğum tek evi bile kaybetmeye razıyım..
Çadırda yaşarım.. Yeter ki bu çirkinliği görmesin gözüm.. Tövbe tövbe.. Dellettiler beni..
778